ELİMDE KALANLAR     7 Ağustos 2025 / Perşembe

ELİMDE KALANLAR     7 Ağustos 2025 / Perşembe

Bu hafta ağırlıklı olarak öyküler okumaya başladım. Kitaplar sehpanın üzerinde. Koltukta uzanarak okuyorum, diğer kitapları okurken yaptığım gibi bazı yerlerin altını çizmediğim için masa başında okumuyorum. Raymond Carver’ın öykülerini nedense etkileyici buldum. Diğer kitapları da vardı bende ve raflardan o kitapları bulmaya çalıştım. Bir kitabını bulabildim. Üç kitabı daha olacaktı. Bulamadım işte. Salonda da okunacaklar arasında Yazmak Üzerine kitabını buldum.  Önce öykülerini okudum. Üzerinde çalışılmış öyküler olduğu anlaşılıyordu ve biraz daha günlük hayatın içinden görünüyordu. Yazmak Üzerine kitabına başladım. Altını çizdiğim cümlelerle karşılaştım. Hiç hatırlamıyorum okuduğumu. Ama okudukça okuduktan sonraki değişimimi, bende bıraktığı etkisini görebiliyorum. Demek ki ondan etkilenmiştim. İnatla yazmaya çalışmak, yazmayı öğrenebileceğimize inanmak onun düşüncesiydi. Zaman zaman yapamamanın verdiği kaygı da benzerdi ve herkeste de vardır eminim. Yazmama durumu.

Bu hafta öyküler okuyorum ve her akşam aynı öyküm üzerine çalışıyorum. Neden, diye soruyorum kendime. Neden bunu yapmak istiyorsun, bir iş gibi, görev gibi. Kendine ne faydası olacak? Sonra düşünüyorum da yanıldığımı fark ediyorum. İç seslerimin artık kurallı cümle kurmasına şaşmamam gerektiğini düşündüm. Öykü yazmaya çalışmak da elbette düşüncelerimi de etkileyecektir. Ama nasıl bir etki göstereceği hakkında en ufak bir bilgim yok.

Birkaç ay önce iki hafta kitap okumayı azaltmıştım. Sadece ödevlerimi yapacak kadar okuyordum. Okuduklarımı unutmuştum ve bu beni derinden üzmüştü. Neden okuyorum ki? Madem ki unutuyorum. Bundan iki hafta tekrar kendime geldim ve okur yolculuğu için okuduğum kitapları tekrar okuma kararı aldım. Bakalım bende benim fark etmediğim nasıl izler bırakmışlardı, bunu öğrenebilirdim. Fakat ödevlerim için başka okumalar yaptığımdan buna zaman ayıramadım. Şansa bak ki Patrick Süskind’in Üçbuçuk Öykü adlı kitabının son öyküsü geç de olsa tam yerine rastladı; beni çok etkiledi. ‘Amnesie in Litteris’ tam da okuduklarını unutan ve neden okuduğunu sorgulayan bir karakteri canlandırmıştı yazar. Yalnız olmadığımı düşündüm, her ne kadar kurgu olsa da. Hatta Yazmak Üzerine’de de okurluğa geç başlayan bir yazarın emeklerini kendi kaleminden okuyordum. Ben gerçekten de çok şanslıydım. Üstelik çok çok şanslı. Çalışma hayatım boyunca kendim için hayatta kalmanın, yaşıyor olmanın dışında hiçbir şey yapmamıştım. İnsanları anlamak için, işimi anlamak için kurgu dışı okumuştum. Yıllar içinde ne çok öykü biriktirdiğime bu gece hayretler ederek fark ettim. Bire bir anlatmama gerek kalmadan çok güzel hikâyeler anlatabilirdim. Bu bir öykü üzerinde günlerce çalışmayı gerektirse de… Değişime ayak uydurmak zorundasın, diyordum kendime. Ama bunun nasıl bir değişim olacağını bilmiyorum. Yalnızca bir yola çıktığımı, karşıma çıkacak her türlü şeyi yani zorlukları aşıp  yola devam edeceğimi biliyorum. Artık çalakalem yazamıyorum. Çok üzgünüm. Bunun da geçeceğini ve bu yeni duruma ayak uyduracağımı biliyorum.

Nasıl yazmalı, sorusuna yanıtlar veremeyeceğim. Bugüne kadar yazdıklarım, benim  uyguladığım yöntemlerdi. Zaman zaman kalemimden güzel şeyler döküldü. Duygu ağır basıyordu. Şu üzerinde çalıştığım öyküde ne yazık ki duygu yok. Belki daha rahat okunmasını sağlar. Göreceğiz. Bekleyip göreceğiz. Bu öykü de bir ödev çalışması.

Jale Sancak’ın atölyesinde dördüncü haftayı geride bıraktık. İkinci hafta ilk ödevimizi önceden yazdığım ve arkadaşlarımın da beğendiği hatta sayfamda yayımladığım öyküydü. Duygu yüklüydü, bir intihar olayı ve bipolar bir kadının hayatta kalma hikâyesiydi. İkinci paylaştığım yazı ise ne yazık ki tam bir başarısızlık örneğiydi. İçinde kaybolacağımız bir çalışma. Ne bir roman bölümü, ne bir günlük, ne de bir öyküydü. Bunu çalakalem yazmıştım. Yazdığım bir çok yazı gibi. Üçüncü ödevimin üzerinde çalışmam gerektiğini düşünerek her akşam dosyayı açıyor, tekrar okuyor ve devamını yazıyorum. Pazartesi akşamından bu geceye kadar böyle. Eklemeler yapıyorum, çıkardığım yerler oluyor… Peki bu beni mutlu ediyor mu? Bu soruyu soruyorsanız eğer yanlış giden bir şeyler var demektir. Sezgiler insana doğru yolda ilerlemesi için gereklidir. Artık yüreği pır pır eden bir yazar değilim ve böyle olacağı da belliydi zaten. Dışarıda ve evlerinde herkesin mutsuz olduğu bir ülkede bu olanaksızdır. Gerçekler her zaman acımasızdır. Bu demek değildir ki öğrenilmiş çaresizlik içindeki insanları anlatayım. Tam tersine. Hayatları hâlâ devam ettiğine göre, bir şeyler insanları yaşama bağlıyor ve hayatta kalmasını sağlıyor. Görünmeyen, insanın doğasında var olan bir güç ya da neyse işte o.

Okumak. Okumak. Beşinci kez okumak istediğim romanlar var. Olayları anımsıyorum ama karakterlerin hayatlarına devam etmeleri için nasıl direngenlik gösterdiklerini unuttum.

Yazmak. Yazmak. İnsan neden yazar? Hayatını düzene koyduktan sonra üstelik. Okumak varken yani. Bir hafta aynı hikâyeyi düşünmek. Oysa bir hafta içinde hayal kuracağı öyle çok şey vardır ki. Demek ki kendisini düşünmüyor yazar. Okunmasını istiyor. Başkaları için yazıyor. Yoksa onlarca hayalini çalakalem yazar, başka yazarlara etki etmesiyle yetinebilirdi.

Şimdi ne yapmalı? Şu öyküyü tekrar okumalı. Pazartesi akşamı bir haftadır üzerinde çalıştığım öyküyü paylaşacağım.

Moby Dick’i okurken doksan dört sayfa yazdım. Şimdi bu yazıyı on sayfaya indirmeye çalışıyorum. Kitap olacak, okuma yaptığımız arkadaşlarımın ve sayın hocam Feridun Andaç’ın yazısıyla birlikte.

Don Quijote okumalar devam ediyor. Bunu da çalışmalıyım. Eylül ayından Temmuz ayına kadar çok yoğun çalıştım. Sanırım yoruldum. Biraz çalışmaları azalttım. Belki bu daha iyi. Daha yavaş ve az okuyup anımsama sorunu ortadan kalkar.

Bu gece de bitti.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*