ELİMDE KALANLAR   7 Eylül 2025 / Pazar

ELİMDE KALANLAR   7 Eylül 2025 / Pazar

Maltepe Beşçeşmeler’de arkadaşımla buluştum. Akşam geç saate kadar meydandaki bahçedeydik. Konser vardı, biraz dinledik ama daha çok konuştuk. Ona kedi severlerin hayatlarından kesitler anlattım. Sonunda onların umutsuzlukla umut arasında gidip gelen duygularını anlamaya çalıştık. Sonuç insanlardan anlayış, güler yüz ve destek beklediklerini konuştuk. Önlerinden geçerken bir selam verme, ayaküstü sohbet, dertleşme, mama desteği vb. Kısacası sahiplenmemizi bekliyorlar. Bu kelimeyi hemen bulamadım, ancak son siyasi olayların, eylemlerin, içeri alınmış siyasilerin, yıllarca içeride kalan ve sonra da mahkum sürelerini doldurduktan sonra dışarı çıktıklarında onlara umut olarak vereceğiz tek şey sahiplenme, dayanışma. Hayatımız artık çok zor koşullarda devam ediyor; maddi ve manevi.

Eve geldiğimde son dakika haberlerini okudum ve dışarıdan tencere tava sesleri cılız bir şekilde geliyordu. Neler oluyor? Ardından da düdük çalınmaya başlandı. Bu daha önce de yapılmıştı ve tencerelerin tavaların çalınması için davetti. Sesler azaldı hemen, düdük sesi biraz daha sürdü ve kesildi.

Arkadaşımla biraz geçmişe gittik. Çok geçmişe yani gençlik çağlarımıza. Otuz beş, kırk yıl öncesi.  Çocukluklarının üzerinden geçen zamanda yani yirmi iki yılı geride bırakan bireylerin yaşadıkları üzerine konuştuk. Onlar acaba bizim yaşadıklarımızı merak ediyor mu? Yanıt yok, çünkü genelleme yapmamak gerekiyor. Peki biz onları dinliyor muyuz? Yanıt yok yine. Aslında onlara bırakacağımız gelecek geçmişten belirlenirmiş ya işte yirmi iki yıllık zaman, geleceği ve şimdiyi gösteriyor; gençleri dinlediğimizde kendimizle yüzleşiyoruz.

Don Quijote’yi arkadaşım da okuyor, henüz ikinci kitabın sonlarına gelmediği için ona düşündüklerimi söylediğimde anlaşılmaz göründü. Evet Don Quijote hepimiziz. Dükle düşesin oynadıkları daha doğrusu çevresinde toplanmış bu sınıfa hizmet veren halktan oluşan hizmetkarların oynadıkları oyun çok acımasız. Oynayın diyorlar ve okuyup yalayıp yutmuş insanlar oyunlarını kuruyorlar. Sonra da dükle düşesi eğlendiriyorlar.  Geçmişteki saray soytarılarını anımsıyorum.  Okuma yazma bilmeyen Sancho’nun adalet anlayışının tüm cahilliğine rağmen birkaç davayla çok iyi olduğunu görüyoruz. Halkın adalet savunucusu valiler… Halktan insanlar… Okumuşları da diyebilir miyim? Bilemedim. Cervantes ikinci cildinde gerçekten birinci kitabın değerini anlaşılır kılıyor. Geçelim, bunları daha önce yazmıştım ama anlaşılır olmadığını düşündüğüm için… Gerçi bitirdikten sonra son olarak yine yazarım.

Başka konular üzerine de konuştuk. Kitaplar, filmler, yazarlar… Kendimiz üzerine de… Kendimi yazarak anlatamadığımı söyledim. Bipolar olarak yaşadıklarımı yazamıyorum. Öğretmen olarak veteriner olarak… Sanırım en iyi şey başkalarını izlemek olmalı. İnsan kendini ancak günlüklerle anlatmaya çalışır. Öyküsünü yazamaz. Sürekli değişmektedir çünkü. Özellikle de sürekli değişen koşullar altında hayatta kalmak için yaptığımız değişiklikler. Kimi kendi isteğimizle kimisi de dışarıdan gelen baskılarla… Sansür de en büyük engel. Sansürsüz yazmak istiyorsan gerçekleri yazmayacaksın, başkalarını izleyip karma bir şeyler çıkaracaksın ortaya. Birçok kişi kendi hayatını yazmayı düşünüyor ama birçok insan yazamıyor. Bunun tek nedeni söylediğim gibi sansür ve kendini görememek. Hâlâ hayatta olduğuna göre verdiği bir mücadele var ama bu mücadele fark edilmiyor. Duygu ağırlıklı, yorumlu bir şey çıkıyor ortaya ve ilk romanlar acemice olabiliyor. Hatta oluyor. Suat Derviş’in 1921’de yazdığı Kara Kitap romanı otobiyografiktir. Ama bir yandan da kurgudur. Ne kadar zordur ilk romanı yazmak. Çocuk kitapları için bir şeyler yazmam gerekirdi ama sansür koyuyorum kendime. Edebiyatımızdaki örnekleri çeviri kitaplarla karşılaştırmak istemiyorum. Bizde çocuk kitabı yazarı olarak ilk Gülten Dayıoğlu ve Cahit Uçuk diyebilirim. Kemalettin Tuğcu da var elbette. Bu yazarlarımızın çocuklar için yazdığı çok eser vardır. Onlar da zamanlarının çeviri kitaplarla rekabet ettiğini söylemek doğru olur. Ne kadar zor bir şey. Bugün bile çocuğun dünyasını tanımadan yazmak bana çok ters geliyor. Bu da ayrı bir konu. Ama gerçek şu ki çok istekli biri en az yüz iyi çocuk kitabını anlayarak okursa iyi kitaplar yazabilir. Ya da yazmaktan vaz geçebilir 😊

Bizim yazarlarımız çok eleştiri alıyor ama bunu hak etmediklerini düşünüyorum. Yani yıllarını vermiş yazarlarımızı düşünmemiz gerek. Çeviri kitaplar alanında yazılmış ve isim yapmış kitaplar ve onlarla karşılaştırmak büyük hata. Çünkü biz karmaşık bir ülkede yaşıyoruz. Toprağımız neyse onu üretiyoruz. Yabancıların yaşamları da gelenekleri de çok farklı. Çeviri kitapların yazarlarını çok yaratıcı buluyordum, sonra anladım ki onlar da yaşadıklarını yazıyor. Kurguları, hayalleri verimli topraklarının üzerinde gelişim gösteriyor. Yakın zamanda yazılan kitaplarda gerçekten de günümüze göndermeler oldukça çok. Bizse sansür üzerine sansürle yazmaya çalışıyoruz. Önce kendimiz sansür uyguluyoruz, sonra yayıncılar, sonra da veliler. Yeniden çocuk kitapları almaya başladım. Yüz kitap okumaya çalışacağım birinci dönemde. Yazdığım yaş grubu on yaş altı olduğu için kısa olacak ve bu da hedeflediğim okumayı yapabileceğimi gösteriyor. Klasiklerden başlamalı. Don Quijote’den kısaltılmış üç kitabını okudum. Aslında ben de okuduktan sonra üzerine bir şeyler yazmalıyım ki unutmayayım. Bu arada ileride şunları tekrar yazacağımdan eminim; uzun yıllardır ben de çocuk kitapları üzerine dergilere yazılar yazıyordum. Son yazdığım kitap üzerine bir şeyler yazmam gerekiyordu, benden beklenendi. Yazamadım. Sonra da bana kaygı veren paragrafların birçok çocuk kitabında olduğunu fark edince çok ama çok üzüldüm ve yazmayı bıraktım. Gülkız Turan’a söyledim bunu. Güzel bir kitap, anlatım, kendi içinde bir gerçeklik duygusu yaratılmış ama bir iki paragrafı var ki ırkçı bir yaklaşım söz konusu. O zaman siz de güzel yazın, dedi. Yani Doğu ülkelerinin üzerinden, düşündükleri kabul edilemez. Neden yüceltildiklerini anlamadım kısaca. İki kitap böyleydi. Zaten sonra da yetişkinlere yazmaya başladım. Çocuk kitapları okumayı da yazmayı da bıraktım gibi bir şey. Bu konu için yeni bir isim altında günlük tutmak iyi olabilir.

Çalışma odama artık sığmaz oldum. Salonu da çalışma odasına çeviriyorum. Geçen gün ölçüler alındı. Yakında çizimleri son halini alır.  Sonra fiyat alınacak. Bakalım ücret olarak ne isteyecekler. Ölçü alan genç kadın arkadaş eve girince ben de böyle bir kütüphane istiyorum dedi. Umarım olur ama gerçekten de okuduğunu söylediği kitaplar çok değerli kitaplar. Benim kütüphanemin altıda biri, gösterdiği bölüme göre karar verdim. Bu sayı da iyi okur olduğunu gösteriyor. İleride uzun uzun sohbet edebileceğimiz zamanımız olur umarım. Son okuduğu kitap bende yok gerçi ama benzer kitaplar çok, önerebilirim.

Arkadaşımın da katıldığı Gülkız Turan’ın ücretsiz aylık okumaları çok iyi gidiyor. Kitap okumayı sevenlere öneriyorum.

Feridun Andaç’ın da ücretsiz olan haftalık okumaları cumartesi ve çok derin bir anlatımı oluyor hocamızın. Hocam benim günlüklerimi seviyor. Uzun süredir yazamıyordum, üzülüyordum bu duruma. Sonunda yeniden yazmaya başladım ama önümüzdeki haftalarda sanırım yine aksayacak. Çünkü öykü yazmaya çalışıyorum. Jale Sancak’ın yazı atölyesine devam ediyorum. Her hafta bir öykü yazıyoruz. Şu aralar Beliz Güçbilmez’in okuma atölyesi dikkatimi çekiyor. Şu an yoğun olduğum için gündeme gelmiyor, gelmemeli de. Öykü yazmak ve üzerinde çalışmak çok emek istiyor ve zaman.

Gülkız Turan,  aylık okumasında Cengiz Aytmatov’un Toprak Ana’sını inceledi. Yine güzeldi. Eylül ve ekim programı da belli oldu. Halil Cibran ve  Hüseyin Rahmi Gürpınar var. Aylık okuma yapılan üç kulüp var ama sanırım bu dönem onlara zaman ayıramayacağım.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*