ELİMDE KALANLAR 19 Ekim 2025 / Pazar
Bugün çocuk edebiyatı üzerine düşündüm. Uzun zamandır düşünüyorum elbette ama yazmıyordum. Yirmi yıl eğitimci olarak çalışırken çocukları tanımak için çok kitap okudum; psikoloji de dahil. Ama hiçbir zaman kendimi konuşacak kadar yetkin bulmadım. Şimdi de sekiz yıl olmuş emekli olalı ve belki de okuduklarımı unuttum üzerinden geçmediğim için. Bugünün çocuklarını tanımıyorum, diye düşünüyorum. Öğretmen arkadaşlarımın anlattıkları beni ürpertiyor. Diyorum ki iyi ki emekli olmuşum. Emekli parasıyla geçinmek zor ama bir yanda çocuklarla diğer yanda velilerle anlaşmak da zor. Bir ara ana mesleğimi yaptım ama nedense şu aldığım doktora diplomamı da bir türlü kullanamadım. Yaptığım yalnızca çocuk öyküsü yazmak; çünkü elimde başka bir şey yok. Son aylarda yayınevlerine gönderilen ya da atölyelerde yazılan dosyaları okuyunca ve velilerin konuşmalarını dinleyince çok üzülüyorum. İki yıldır yetişkinlere yazmak için okuma ve yazma atölyelerine devam ettiğimden çocuklar için yazamadım. Çocuk öyküsü üzerinde yazdığım kısa öyküler var ve bunları derlemeler için kaleme aldım sadece. İşte bugün çocuk kitapları hakkında düşünürken yazmak istedim. Yazacak çok şey var, umarım yakın zamanda derli toplu yazmayı denerim. Şimdi daldan dala atlayayım.
Ben nasıl çocuk öyküleri yazmaya başladım? Neden yazdım? Kime yazdım?
Bilgisayarımda onlarca çocuk öyküsü var. Birçoğu düzeltilmeyecek ve gün yüzüne çıkmayacak. Her gün yeni bir proje düşünüyorum yani gün yüzüne çıkmayacak çok kitap var. Sorularıma yanıt vermeye başlamadan önce bunları yazdım. Çünkü yanıtlarım bunlardan yola çıkarak olacak.
Çocuklara onları onlara anlatmak için yazmaya başladım. Onları anlatan kitap istiyorlardı. Bir çocuğum kitapta kahraman olduğunu okuyacağını düşünüyordu. Bu hiç aklıma gelmezdi. Ona onu anlatan bir öykü yazmayı başaramadım. Hiçbirini yazamadım, Öğretmenin Günlüğü adlı şimdi baskısı olmayan kitabım dışında. Kendilerinin yazmasını bu nedenle istedim. Günlükler olarak yazdırdım. Ev günlükleri istemedim. Çünkü özel hayata girilmesini doğru bulmuyordum. Sınıf günlükleri tuttular. Beni yazdılar. Hatalarımı, yaptıklarımı, oyunlarımı yazdılar. Gözledikleri doğayı, yağmuru, kuşları, rüzgârı, kışı, baharı… Hiçbir zaman zor konulara değinemedim. Çok riskli bir alan. İşte burada bir uzmana gerek var bence. Hemen uzman olabilir miyiz? Belki, bilemem; zor konuları işlemeyi hiç başaramadım. Bu yıl hariç. Narin’i yetişkinler için, savaşı da çocuklar için kısa öykü olarak yazdım. Zor konular yerine olumlu ve öğretici hikâyeler anlattım. Fantastik oldu yazdıklarım. Meğerse doğru yoldaymışım. Çocukların buna da ihtiyacı varmış. İşte okumanın yararlarını ve gerekliliğini şimdi şimdi anlıyorum. Farkındalık… Çocuklarla okuduğum çocuk öyküleri, daha doğrusu iyi edebiyat kitapları okumak beni yönlendirmiş. Diğer yandan da korkutmuş; çünkü ideal bir öğretmen bu edebiyatın içinde yer alacak bir öykü yazamayacağını düşünür. Ben nasıl olduysa cesaret etmişim. Bunu öğrencilerime borçluyum. Onları mutlu etmek için yazdım.
Yalnızca çocuk kitaplarını okumak yetmiyormuş. Yetişkinlere de yazmayı bilmek gerekiyormuş. İki yıldır atölyelerde okuma seminerlerine katılıyorum. Okumak öyle güzel ki… Benim böyle yazmam olanaksız. Yine de yazmaya çalışıyorum. Son yazdığım öyküler hoşuma gitmeye başladı. Çocuk edebiyatına döndüğümde neler yazacağımı merak ediyorum. Üç ana projem var. Ama yetişkinler için de beş projem var. Ömrüm yetmeyecek elbette. Bunu bildiğimden okumayı tercih ediyorum.
İlk yazmaya başlamam şaka gibiydi. Bu Yayınevinin açtığı yarışmaya 1998 yılında bir dosya gönderdim. Dokuz günlük tatilde yazıldı bu dosya. İyi yazdığımı düşünüyordum. Evdeydim ve evde dokuz köpek bakıyordum, bayram tatili için şehir dışına çıkanlara pansiyon hizmeti veriyorduk. Dokuz köpek ve ben. Yarışmayı elbette kazanamadım. Ama benim için bir başlangıç oldu. O yıllarda ne düşündüm bilmiyorum. Ama iyi bir yazar olacağıma, ödül alacağıma inanıyordum. (İki yıl sonra kitabım basıldı; Küçük Kelebek 2000’de. Dört yıl sonra 2002’de Bu Yayınevinin açtığı yarışmada ödül de aldım. Birincilik ödülü de 2006’da aldım.)
Şimdi başka türlü düşünüyorum. Bir kitabın ömrü en fazla on yıldır. Bir başarı elde eder ve sonra ortalıktan silinir. Yani ben öldükten sonra geride bir şeyler bırakmak için yazmaya başlamadım. Çok iyi edebiyatın olduğunu daha çocukluğumdan biliyordum. Eğitimci olarak çalıştığım dönemlerde kaybettiğimiz yazarların kitaplarını takip ettiğimde yetişkinlerle aynı yolu izlediğini fark ettim. On yıl. Sonra siliniyorsun. Yok oluyorsun. Bunu şunun için yazıyorum. Yazdığımız kitaplar hiçbir şekilde yıllar yıllarca basılmayacak. Arkamızda bir kitap kalmayacak. Hayatta olduğunuz sürece bir iki tanesinin yaşıyor olduğunu göreceksiniz. Bilgisayarda birçok öykü dosyaları olacak. Yayınevlerine göndereceksiniz ve belki de o dosyayı okuyan ben olacağım.
Yaptığımız hataları onarmak için yazmıyorum. Bana göre daha şeffaf olamazdım. Beni yazmalarına, eleştirmelerine hep açık oldum. Hatta kendimi bile yazdım. Sonuçta aynı topraklarda aynı kültürde yaşıyoruz. Benzer şeyler yaşıyoruz ve düşünüyoruz. Evet benziyoruz ama aynı değil elbette. (Beliz Güçbilmez yazmıştı. Benziyor ama aynısı değil. İşte okumak bu işe yarıyor. Bir şeyler değişiyor. Bu cümleyi nasıl cımbızladım, onun hikâyesi de var. Bir atölyede yazdığım öykü için aynı şeyleri yaşıyoruz hep aynı dedim. Mobing uygulanıyor, şiddet var… Hocam aynı olmadığını söyledi. Ben hâlâ ısrar ediyordum. Öykü bunun için var aynı olmadığını göstermek için, dedim. Bir şey söylemedi. Çünkü ısrar eden birisine bir şey söyleseniz de duymaz; ustalar bunu biliyor. İşte sonra kitaptaki o müthiş ışığı gördüm. “Benziyor ama aynı değil.”) Kimseyi, bilmeden yaptıklarını düşündüğüm bir şey için incitemem. Yalnızca okumadıkları için üzülürüm. Bugün konuşuluyordu biri demiş ki “Yazmak için okumaya gerek yok. O içinizde var zaten. Yazın.” O düşünceyi düzeltmedim. İtiraz etmedim. Çünkü insanları değiştiremeyeceğimi anladığım/anlamam gereken yaştayım. Okumayan biri benim söylediklerimi neden okusun? (dinlesin. Dinlemek de bir çeşit okumadır; okuma gibi dikkat ister. Hatta kendi yaşadığımdan da bir örnek yukarıda yazdım.) Ben yazarak yani günlük tutarak okumanın faydalarını açık açık gösteriyorum zaten. İlk yazılarımla bugün yazdıklarım çok farklı. Değişmişim. Bu değişimi sağlayan da okumalarım olmuş. İyi edebiyatın güzel yanı. Yazmak için okumak gerekiyor diyen ustalarımıza saygıyla. Onlara borçluyum belki de. Yaşamayı sevdiren, cesaret veren, görmeyi sağlayan, korkuyu cesarete dönüştüren iyi edebiyat. Farkındalık… Öyle ki bu içinde bir parlamayla ortaya çıkıyor, öyle laf olsun diye söylemiyorum bu farkındalık kelimesini. İçini ışıkla dolduruyorsun gölge kayboluyor; puf!
Yazmaya dönelim. İlk kaleme aldığım dosya birkaç öyküden oluşuyordu. Ödül alamayınca ne yazayım derken, bir sayfa tutan Küçük Kelebek öyküsünü yazmaya karar verdim. Ben de günümüzdeki gibi atölyelere gittim. Şaka şaka bana atölye gibi gelen öğretmen arkadaşlarımın görüşleriydi. Onların desteğiyle öykü bitti ve ressam öğretmen arkadaşıma resimlerini parayla çizmesini istedim. Malzemeleri aldım. Yağlı boya tablolar yapıldı. Bunu özellikle yağlı boya istemiştim çünkü kitap fuarında sergilenen çocuk kitaplarının resimlerini görmüştüm. Bu kitabı okuldaki öğrencilere sergileyebilirdim. Zaten benim öğrencilerim öyküyü yıl sonu gösterisinde canlandırmışlardı. Ne günlermiş. Evet çocuklar için resim sergisi düzenledim. Mutluydum. Küçük Kelebek basıldı 2000 yılında. Başka ne ister insan? Bir kitap basılınca hep güzel yazacağım ve beğenecekler… Yokmuş öyle bir şey. Ama ben ısrarla güzel olduğunu ve basılabilir değerde olduğunu iddia ediyordum. Bu nedenle yazmaya yeni başlayanlara bir şey söyleyemiyorum. Hatta ne söyleyeceğimi de bilmiyorum. “Olur böyle şeyler. Okudukça öğrenilir.” Başka bir şey söyleyemem.
Çizgi Çocuk ikinci kitabımdı ve Musalar yardımıyla yazdım. Yani ilham perileri. Çok beğenildi. Neden beğenildiğini anlamıyordum çünkü gerçekten transa geçerek, gerçekten de ilhamla yazıldı. Küçük Kelebek gibi arkadaşlarımdan çok destek almadı.
Sanırım söylemek istediklerimi, uzun uzun yazımın arasına bir iki cümleyi gizli olarak verdim. Bunu başardım. Şimdi o cümleleri bulmak okura kalıyor. Çünkü bunu açık olarak uzun uzun yazamam çünkü ben de aynı yoldan geçtim. “Benziyoruz ama aynı değil.”
Veliler çok söz sahibi oldular ve kitapları değerlendirmeye başladılar ve birçok kişi yanlış yorumlarda bulundu. Bu ayrı bir konu. Daldan dala atlamaya başladım yine. Çünkü çağrışımlar üst üste geliyor ve unutmamak için değiniyorum. “Veliler kitapları eleştirmek için sahip oldukları bilgiye nereden ulaşmıştır?” Ne kadar kitap okumuşlardır? Çocuk kitapları, yetişkin kitapları, çocuk psikolojisi, yetişkin psikolojisi… Çocuk eğitiminde ve kitaplarında eleştirme neye göre yapılıyor? Yazarken kelimeleri seçmeye çalışıyorum. Silip yeniden yazıyorum. Bir itirazdan çok, tartışma yaratmaktan çok bir farkındalık yaratmak amacım. Bu öğretmenler için de geçerli aynı zamanda. Ne biliyorlar, nasıl biliyorlar? Yazarlar için de geçerli. Çocuklar için de geçerli. Benim doktora yapmış olmam o konuyu çok iyi bilmem anlamına gelir mi? Bilgi var ama deneyim yoksa? O zaman kim söz sahibi olacak? Her çocuk için ayrı ayrı düşünülmesi gerekir. Ebeveyni olmayanlar, ayrılmış ailelerin çocukları, özel çocuklar, yıldız çocuklar, okumakta zorluk çeken çocuklar, çalışan çocuklar… Hangi çocuktan söz ediyoruz? Bunca karmaşanın ve kaosun içinde ne yapılabilir? Elbette okuyarak olabilir. Dinlemek gerekir. Çocuğu, öğretmeni, yazarı… Herkes birbirini dinlemeli.
Kitapların farkındalık yarattığını düşünüyorum. Moby Dick okumamız beni çok etkiledi. Nefret, kin, öç alma duygusu beni kıskıvrak yakaladı. Sonra anladım ki aktarım söz konusuymuş. Ben yaşamışım ve ders almışım gibi olmuşum. Beyaz Balina’yı ve doğadaki yaşamı anlamaya çalışırken, insanlığın ne denli acımasız olabileceğini fark etmekle kalmamış, içimden bir şeyleri bir yerleri aydınlatmış. Belki de gölge denilen, o herkeste olan olumsuz duygunun aydınlanması. Bunu başka nasıl sağaltabilir, insan olabilirdim ki? İnsan olmak deneyimlemek demek ve benim her şeyi deneyimleme şansım yok. Şimdi Hamlet’i okuyacağız, bakalım ben hangi duygunun içinde bulacağım kendimi. Bütün bunları bir kelimeyle anlatmam gerekirse bu “Biblioterapi” olabilir. Kolay olduğunu söyleyemem. Okumak gerek, zaman ayırmak gerek, yazmak gerek… Bu yüzden herkesin yazması gerek. Zamanımız var mı, bilemiyorum.
Hep söylenir, çocukların okuması için önce velilerinin okuması gerekir. Buna katılmıyorum. Benim çocuğum okumadı ve senin gibi çok okuyamam diyerek havlu attı. Şimdi ben okuyarak değiştikçe, o da değişimi fark ederek (Farklı davranıyorum, konuşuyorum çünkü.) kendisini de değiştiriyor. O beni okuyor yani dinliyor. Ben onun okuması için okuması gerektiği şekilde konuşuyor, davranıyorum. Bunu tek kelimeyle anlatamıyorum, belki bir gün okuduğum bir kitapta bulurum da adını koyarım. Musalar’ı bilmiyordum. Bir romanda okumuşum da ne olduğunu araştırmamışım. Beliz Güçbilmez’in kitabında karşılaştım ve bir tanrıçanın Zeus’tan olma dokuz çocuğuna verilen isimmiş. Musalar, yani İlham Perileri.
Hap bilgi olmalı. Okumak gerekiyor, yazmak gerekiyor. Her şeyi okumak. Konuşulanları okumak, yüzleri okumak, doğayı okumak, canlıları okumak…
Atölyeler iyidir. İyi edebiyat iyidir. Bu yazıyı az önce bitirdiğim zor konulardan birini işleyen dosyayı okuduktan sonra kaleme aldım. Öncesinde okumadan da yazılacağı söylendiği için… Daha önce de öğretmenin bir kitap için velilerin istemeyeceğini söylediğinde düşündüm. Cesaret aldım onlardan. Kendi çocuk edebiyatındaki yolculuğumu düşündüm. Bu paragraf için oturup yazmaya çalıştım.
Bitti yine.





Bir yanıt bırakın