YAĞIZ AT 13 Ağustos 2026 / Perşembe
Sahilde, dalgalarının uzandığı kumsalda bir at doludizgin koşuyordu. Yağız atın yeleleri savruluyor, kuyruğu muhteşem görünüyordu. Üzerindeki kadından daha göz alıcıydı. Kadın beyaz elbise giymişti. Saçları atın renginden de koyuydu, dalga dalgaydı. Saçları da elbisesi de rüzgârda uçuşuyordu. Güzel bir kadındı. Makyajlıydı yüzü ama uzaktan fark edilmiyordu. Denizin üzerinde iri dalgalar vardı. Martılar yükseklerde uçuyordu.
Yağız at birkaç yüz metre koştu. Yavaşladı ve durdu. Kadın attan atladı. Yularını elinde tuttu. Çıplak ayaklarıyla yürümeye başladı. Atı da onunla ağır ağır ilerliyordu.
“Kestiiiik!” diye bağırdı yönetmen. Kamera arkasındaki insanlar sahile gitmek üzere eşyalarını, ekipmanlarını toparlamaya başladı.
Kadın arkasına döndü. Elini havaya kaldırıp salladı. Ayaklarını suda ıslattı. Uzun elbisesinin etekleri ıslandı. Güneş karşısında denize batmak üzereydi. Rüzgâr sıcak esiyordu. Eteklerinin ıslandığını fark edince, sudan çıktı. Islak ayakları kum oldu. Kamera arkasında duran arkadaşlarının gelmesini bekledi. Rüzgâr arkasından geliyordu, saçları yüzüne düştü. Eliyle saçlarını arkaya attı.
Çekim ekibi kumsalda zor bir yürüyüşten sonra kadının yanına geldi. Yönetmen “Aylin, neyin var senin? Neden bize doğru bakmadın? Bütün filmi yakacaksın.”
Gülümsedi Aylin, bir şey söylemedi.
Yönetmen elini salladı, bir ayağını yere vurdu. Geriye döndü. “Haydi herkes yerini alsın.” Kimin nerede duracağını tek tek söyledi. Herkes yerlerine yerleşirken, Aylin’in yanına gitti. Saçları yüzünü kapatıyordu. Eliyle onun saçlarını arkaya çekti, yüzüne baktı. “Makyajın bozulmuş. Tazelesen mi?” “Nasıl isterseniz,” diyerek yanından ayrıldı. O makyajını tazeletirken yönetmen de Aylin’in duracağı yeri seçiyordu ve kameraların nereden çekim yapacağını, neyi ön plana çıkacağını açıklıyordu.
Aylin, yönetmenin yanına geldiğinde düşünceliydi. Bu masalın nasıl biteceğini biliyordu, senaryoyu okumuştu ama böyle bitmesini istemiyordu. Bunu daha önce yönetmenle çok tartışmıştı. Masal çağımıza uygun olmalıydı. Artık kimse beyaz atlıyı beklemiyordu ki.
Yönetmen telefonu aldı ve dört yüz metre ilerideki başka ekibe ne yapacaklarını söyledi. Yakın çekimlerin olmasına ve Sare’nin pardon Aylin’in yüzünün görünmesine dikkat edilmesini söyledi. Sonra da kamera dağlara yöneltilecekti. Dağın tepesindeki şatoya…
“Haydi başlıyoruz. En son attan inmiştin. Oradan alacağız.”
“Ben Sare olmak istemiyorum. Bu rolü Aylin olarak oynamak istiyorum.”
“Bu senin masalın değil, benim filmim.”
Yönetmen, ekibe dönüp, geriye çekildi. “Başlıyoruz,” dedi.
Aylin filmin kaldığı yerden devam etmesi için yerini aldı. “Kamera!”
Sare deniz kenarında bir süre yürüdükten sonra atına atladı. Dört nala sürdü atını. Nereye gittiğini unuttu. Yüzünü rüzgâra vermişti. Denizin dalgalarına baktı, gülümsedi. İleriye baktığında gördükleri kendine getirdi onu. Bir grup insan onu izliyor, kameralar çalışıyordu. Yanlarından geçerken “Keesss!” sesini duydu.
Yönetmen telefonla arıyordu. Beklemelerini söylüyordu.
Yönetmenin yanındaki ekip toplanmaya başladı. Kum arabasının arkasına bütün malzemeler koyuldu. İkinci arabaya da kendileri bindiler. Derin de doru atına bindi. Aylin bu arada atına binmiş sahilde at sürüyordu. Sonra da ekibin yanına döndü.
Yönetmen yanına çağırdı Aylin’i. “Prensesim neden itiraz ediyormuş bu senaryoya?”
Aylin, bir ara kumsalda atın üzerinde giderken çok mutlu olduğunu ve bu anın sonsuz olduğunu, sonunun geleceğini hiç düşünmediğini söyleyecekti. Hiç bitmeyecek bir an duygusuydu. Ama söylemedi. “Doru atla karşılaşması sahnesini kesseniz,” dedi.
Yönetmenin arkasında Derin belirdi. “Ben de bir şey söyleyebilir miyim?” diye sordu. Arkalarındaki doru at da kişnemeye başladı. “Ben izin veririm prensim de bakalım prenses dinler mi?” dedi yönetmen gülerek.
“Masaldaki Kayra’nın yani senin, beyaz atla gelme sahnesi çok, o kelimeyi bulamıyorum. Yani bugün böyle bir şey… Bence bu sahne çıkarılmalı.”
Derin gülümsedi. “Bu sonuçta bir masal ve böyle yazılmış yüzyıllar önce. Sorun yok yani.”
“Yıllarca prensin gelmesini bekledi sonra da yaşlandı gitti. Bir ömür bitti. Tersi de geçerli tabii,” dedi Aylin. “Bir ömür yaşandı ve ömür bitti.”
“Bunları sonra konuşuruz Sare. Bugünkü çekimleri yapalım, yarın da hep birlikte izler yorum yaparız,” dedikten sonra “Başlıyoruz,” diyerek ekibe seslendi. Prens ve prensese dönüp “Gülümseyin, aşk ile bakın her şeye.”
Derin atına bindi. Beş yüz metre ileriye gittikten sonra doludizgin kameralara doğru ilerledi. Aylin de kıyıda atının yanında onun gelmesini bekliyordu. At öyle beyazdı ki, gözünü ondan alamıyordu. Ama kendi atını daha çok sevmişti, atın başını okşadı.
“Kestiiik!”
Derin attan indi. Yönetmen direktifler verdi. Kameralar çalıştı. Diğer çekim başladı. Sare ve Kayra atlarından inmiş birbirlerine yaklaşmışlardı. Elele tutuştular, gülümsediler. Sare’nin yüzü bir ara asıldı. “Gülümse,” dedi Derin. Ellerini Aylin’in yüzüne götürdü. Yanaklarına dokundu ve eğilip öpecekti ki.
“Kestiik!”
Derin, başını çeviren Aylin’e baktı. “Ne oldu Aylin? Role konsantre mi olamadın?” “Aynı şeyleri anlatmak istemiyorum artık.” Atına atladı, sahil boyunca dörtnala sürdü.
Derin arkasından bakakaldı. Yönetmenin yanına gitti. “Nesi var bunun?” diye sordu. “Masal değil, gerçek bir senaryoda rol yapmak istiyor.” “Arkasından gideyim mi?” “Ne yaparsanız yapın. Film bitti.”
Yağız at öyle güzeldi ki, denizin üzerinde taşıdığı güneşten daha güzeldi.
Prenses…





Bir yanıt bırakın