AYAR   23 Ağustos 2026 / Pazar

AYAR   23 Ağustos 2026 / Pazar

Mutfakta bir cızırtı sesi yükseldi. Anne elinde kumanda, kanal ayarını yapmaya çalışıyordu. Mutfaktaki koltuğun dayandığı duvara bir demir sehpa çakılmıştı. Sehpa üzerinde yirmi yıllık tüplü küçük televizyon taşıyordu. Yüksekteydi ya anne başını kaldırıp dakikalarca bakmaktan neredeyse boynu tutulacaktı. Cızırtılar yükseldi. Hiç umut verici görünmüyordu.

İki gündür uğraşıyordu. Google’a ne yapacağını soruyor, yazılanlara harfiyen uyuyordu. Cep telefonu çaldı. Kumandayı elinden bırakmadı. Çalsındı biraz daha. İşte oldu; bulanık bir görüntü yakaladı ve yakalamasıyla kaybolması bir oldu. Telefonunu mutfak tezgahından aldı. Telefon şarjdaydı; bir türlü şarj olmayan telefonu… Şarjdan aldı. “Aloooo…” “Anne ne yapıyorsun? Bu sesler ne?” Arayan ortanca kızı. Kocaman yaşlı bir kadın aslında. Anneye kocadın derlerse kızları da kocamıştı. Birbirlerinden pek farkı yoktu.

Bir yandan kızıyla telefonda konuşuyor, diğer yandan başını dikmiş televizyona, kumanda tuşlarına basıp duruyordu.

“Televizyon kanallarını ayarlamaya çalışıyorum. Hah. Buldum sanırım. Oluyor… Olacak gibi. Geri dön tuşuna basıyorum. Şimdi okey… Olmadı…”

“Tamam, sonra ararım seni,” dedi.

“Şunu ayarlamayı deneyeyim.” Anne, telefonu kapatmak istedi ama kızı konuşmayı sürdürdü.

“Gülbinler gelmedi mi? Onu arasan…”

“Gelmediler. Yarın geleceklermiş. Her şeyi ondan istiyorum. Onun da kendi işi gücü var. Ben yapmaya çalışacağım.”

“Sen yapamazsın, Gülbinleri bekle…”

“Gelmediler diyorum ya…”

Kızının evi karşı yoldaydı ve ışıkları yandığında görünüyordu. Bazı akşamlar ışıklarının yanıp yanmadığına bakardı. Telefon açmak yerine ışıklarına bakmak…

“Onlar gelinceye kadar telefonundan izle televizyonu.”

“Dört kanalı ayarladım. Belki diğerlerini de yaparım.”

“Dört kanalla idare etsen.”

“Yemek programını izliyorum. Gerçi telefondan bir önceki günün programını izliyorum.”

“Oturma odasındaki televizyonu aç.”

Babalarının ölümünden sonra bir kez açılmıştı o televizyon. Misafirleri vardı. Teyzelerinin eşi istemişti, haberleri izlemek için. Anne iki kumandayı eline almış, bir onun bir diğerinin tuşlarına basmıştı. Enişte almış, denemiş o da açamamıştı. Damadı aramışlardı; gelip açmıştı. Kimse öğrenmeye çalışmamıştı. Bu demek ki en son üç yıl önce çalıştırılmıştı. Onun öncesi de beş yıldı.

Annesi mutfakta oturmaya alışmıştı. Buradan hiç çıkmıyordu. Büyüktü mutfak. Koltuk bile sığmıştı. Evin en iyi havalandırılan yeriydi. Kapıyı açtı mı, rüzgâr tozuyla birlikte içeri giriyordu. Toz olsun varsındı. Gün aşırı süpürdün mü, toz kalmaz yerde.

“O televizyonu açmayı başaramıyorum.”

“Ben yapamadığım şeylere kesin çözüm buldum.”

“Neymiş çözümün.”

“Bırakmak. Televizyon izlemeyi bırakmak.” Gerçekten de kendi evindeki televizyon yıllarca açılmamış, bir dekor gibi salonun bir kenarında durmuştu. Oğlu da kızmış, televizyonu kaldırmıştı. Önce kapının önüne koyacaktı oğlu, sonra belki gerekir diye tutturmuştu da ardiyeye koymuşlardı. Bıraktı ya izlemeyi, gerçekten de hiç eksikliğini duymamıştı. Televizyonun yerinde annenin yaptığı tablolar duruyordu.

“Dur olacak gibi…”

“İyi uğraş bakalım, belki o kanalı da açarsın.”

“Açarım belki.”

“İnat etmesen de beklesen…” Beklemesini söylediği, kardeşiydi. Kendisi orada olsa televizyonu indirir, o koca tüplü televizyonu atardı. Yerine de yenisini alırdı.

“Bir gün başına düşecek o televizyon. At artık, yenisini alalım.”

“Bu bana yetiyor. Yenisini istemiyorum.”

Gerçekten de net olmasa da görüntüsü, idare ediliyordu. İyi görüntüyü görmeyince elindekinin kötü olduğunu anlamıyor insan.

“Ne diyeyim sana. Her şeyi kendin yapmaya çalışıyorsun.” Bunu söylemekten hiç çekinmiyordu, annesi gibi değildi. Yapamadıkları için ya ustalardan ya da oğlundan yardım alıyordu. Bir kapı kolu taktırmaya beş yüz lira ustalık istemişlerdi; bir de kapı kolu getirecekti. Oğlu fiyatı duyunca kendisi yapmıştı, maliyeti iki yüz elli lira olmuştu. Kornişi bile ustaya yaptırmıştı, malzemesiyle gelmişti adam. İstediği fiyatı da almıştı, hiç pazarlık yapılmamıştı. Başka ne yapabilirdi ki. Merdivene bile çıkamazdı, başı dönerdi.

“Ah anne ah. Hiç iyi örnek olmuyorsun.”

“Bugüne kadar kendi işimi kendim gördüm. Yapabildiğimi yaparım, en azından denerim; yapamazsam yardım isterim. İnternet sağ olsun, her şeyi anlatıyor.”

“Ah anne, ah.”

“Kapatıyorum. Telefonumun şarjı bitiyor.”

“Telefon da istemiyorsun…”

“Kapatıyorum…”

“Kapat.”

Telefonu şarjdayken konuştuğu görülmemişti. Geç şarj oluyordu. Belki doğruydu söylediği, belki de yalan.

Telefonunu tezgaha bıraktı. Elinde kumanda, ayarlamaya devam etti.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*