YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ    19 Temmuz 2026/ Pazar

YAŞAR KEMAL GÜNLÜKLERİ    19 Temmuz 2026/ Pazar

Günlükleri yazmayalı çok olmuş. Sanırım bu arada okumalar da yapmadım. Günler nasıl da hızlı geçmiş. Gözümü kapamışım, bir açmışım ki on günden fazla bir zaman geçmiş.

Yaşar Kemal hayatını yazmadı. Çünkü taraf tutmadan yazılamayacağına inanıyordu. Ben de bunu hissetmiş, yakın çevremi yazamamıştım. Ben anlatının dışına çıkmış kurgulamıştım. Yazdıklarım hiçbir şekilde gerçeği yakalayamayacaktı. Ben anlatıcı katil de olabilirdi ama benim katil olmadığım kesindi. Evet bu bir gerçekti. Taraf tutmak söz konusu değildi.

Yaşar Kemal’in romanlarında okurken bir an duruyor, bunu neden söyledi, diye düşünüyordum. Ama üzerinde fazla durmuyordum. Gözden kaçırdığım, küçük görünen ama insanlık için önemli olan durumdu; saflık, inanç, umut yüklüydü. Hüyükteki Nar Ağacı romanında geçen mavi kelebekler örneğin. Yazar bunu yazarken ne düşünmüştü? Anlamamıştım. Ne zaman ki bir panel bildirimlerini okurken Yaşar Kemal’in kelebekler üzerine söylediklerini okudum, birden bir aydınlık oldu. Karakterleri gökyüzü mavisi kanatlarında bir umut ışığı görmüşlerdi. Açlıklarını, yoksulluklarını bir an unutup umutlanmışlardı; gelecek günlerin daha iyi olacağını düşünmüşlerdi. Nar Ağacının kökleri yanında durup dua etmişlerdi. Evet yazar bunu özellikle yazmıştı. Roman karakterlerine bir yazarın aşılayabileceği umuttan başka ne olabilir? “Bir karanlıktan geldik, bir karanlığa gidiyoruz.” Onun hayatı zorluklarla geçmişti ama geleceğin karanlık olduğunu görse de kendine ve insana dair umutlarını yitirmemişti. Bu umudu okurlarına da gösteriyordu; İnce Memed’de dağların tepelerinde yanan bir top ışık ve İnce Memed’in gözlerinde çelik ışıltılı bir parlaklık görmüştü. Umut beslemişti geleceğe dair. İstediği de insanlığın gelişimi için karanlığa karşı durabilmek, mücadele edebilmekti. Hayat, doğa koşullarından daha zorlu geçiyordu insanlar için. Bir yanda açlık bir yanda zulüm.

Yaşar Kemal şöyle diyor; “kıyamete kadar insanlar mit dünyaları, düş dünyaları yaratarak o dünyalara sığınacaklardır… insanoğlu düş gördükçe insandır.”

Yaşar Kemal yaşamını anlatırken, ailesinin Van’dan Çukurova’ya bir buçuk yılda geldiklerini söyler.  Rus işgaliyle yaşadıkları bölgeleri terk eden insanların yolda karşılaştıkları durumlarını ve yolda karşılaştıkları ölü ve yaralı askerleri, öksüz kalan çocukların kurdukları çeteleri anlatır. Çocuk çeteler köylere girer ve hırsızlık yaparlarmış da peşlerine takılan köylüler onları öldürürmüş. Bir çocuğun yakalandığını ama adamın, güzel olduğu için öldürmekten vazgeçtiği çocuğun gözlerini oyar. Bir arkadaşımız bu yaşananları neden bugüne kadar yazılmadığını sorunca bende de bir farkındalık yarattı. Benim de dikkatimi çekmişti ama yorum getirememiştim. Konuları kent dışına çıkmayan romanlarda bunları görmemek kadar doğal bir şey yok. Büyük olasılıkla efsaneleşmiştir ama sözlü edebiyat yazıya geçmediği için kitaplardan okuyamıyoruz. Tarihte de bu bilgiler yoktur. Yer almamaktadır. Yiğitlikler, kahramanlıklar anlatılmıştır, ezilen halk yer almamıştır. Kadınlar ve çocuklar savaşlarda çok acı çekmişlerdir. Bugün de bir savaş çıksa hemen çocuklar düşünülür. Kadınlar hem eşleri, kardeşleri, babaları için ağıt yakarken, diğer yandan çocukları korumaya çalışmışlardır. Geçmişte yazılan romanlarımızda, anılarda bunları okuyabiliyoruz. Yaşar Kemal keşke hayatını yazsaydı. Yazmadı çünkü birlikte yaşadığı insanları düşündü. Ne olursa olsun, onlarla aynı topraklarda büyümüş, aynı sofrayı paylaşmış, aynı acıları yaşamış, zulüm görmüştü. Romanlarında acıyı, zulmü ve acıyı kurguyla birlikte vermiştir. Onun söylediği gibi öyle berrak ve açıktı ki yazdıkları, ırmağın dibine kitabı koysan okurdun. Ben de romanları o berraklıkta ve netlikte okuyorum. Doğayı nostalji olsun diye almamıştır eserlerine. Bir kaybı anlatmıştır. Kartalların artık olmadığını; ceylanların, şahinlerin, kuşların, kurtların, tilkilerin… Denize kadar uzanan topraklarda boy veren nar ağaçlarının… Kartallar kalmamış çünkü hasta olup ölen atları ilaçlamışlar ve kartallar da bu leşleri yemişler. Bu nasıl bir düşüncesizlik?

Benim de çocukluğumdaki doğa yok oldu. Ben doğayı nostaljik olarak anlatıyordum. Kayboluşlarına üzülüyordum ama adını koyamıyordum. Bahçemize kadar inen aç tilkinin kuyuya düşüp öldüğünü hatırlıyorum. Belki de artık tilkiden korkmayacağız, diye düşünmüştüm. Bir gelişmeydi sanırım ama ormanların yok olduğunu fark etmiyordum. Ancak bugün bunu anlayabiliyorum. Yanan ormanlar, yanan canlılar… Bunun bir romanda işlenebileceğini Yaşar Kemal’de öğrendim. İnsan ve doğa iç içe; birlikte yaşayacaklar ve birlikte öleceklerdi.

Kuşlar da Gitti, romanı Sait Faik’i selamlamadır. Son Kuşlar öyküsünden sonra o son kuşlar da gitti.

Bugün kentlerden köpekler gitti. Kediler gitti gidecek. Kuşlar gidemeden, betonların arasında öldü. Arılar öldü. Martılar aç. Kargalar aç. İnsanlar onlar için kuru mama bırakıyorlar; kediler, martılar, kargalar, kuşlar paylaşıyorlar yiyecekleri Bir gün açlıktan yok olurlarsa şaşırmayacağım. Kuru mama koymak da artık yasak ya. Ne kalıyor geriye? Unuttuğum ne var?

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*