OKUDUKÇA   14 Aralık 2025 / Pazar

OKUDUKÇA   14 Aralık 2025 / Pazar

Bugün şunu düşünürken buldum kendimi. Başka kitaplardan, yazarlardan alınmış cümleleri yazabilir miyiz? Kelimeleri yazabileceğimizden eminim ama cümleleri de yazılarımızda yer verebilir miyiz, düşünmem gerek.

Dört yüz yıl önce yazılmış Don Kişot ilk aklıma gelen. İlk roman örneği. Günümüze kadar okunan, etkilenilen bir roman. Bu roman yazılırken zamanının romanslarından etkilenmiş. Bir tür eleştiri romanı. Romansın kırılma noktası. Ardından yazılan romanlar arayışlarını sürdürmüş onun izinde. Zamanının yaşam koşullarını ve toplumdaki değişimleri yansıtmaya çalışılmış. Samuel Beckett’in verdiği eserleri ve en önemli gördüğüm Madam Bovary bu romanın paltosundan çıkmış. Düşünceler, yaşam tarzları yakınlaşmış birbirine. Büyük olasılıkla benzer cümlelere yer verilmiştir. Geçmişte ağırlıklı olarak kullanılan metaforlar var örneğin. Bunu o yıllarda yazılmış şiirlerde özellikle görebiliriz. Büyük şairlerin izinde ilerlemiş ve toplumda da kullanılır olmuş bence. Günlük hayatlara girmiş. Günümüze kadar gelen eserlerin gücü bence, bireylere gerek günlük hayatlarında gerekse de eserlerinde esin kaynağı olmuş. Kaç genç Tutunamayan oldu acaba? Hayatının seyrinde yer etti, kaç kişinin? Bunlar okurların etkilendiği ve hayatlarında yer edinen romanlar ve şiirler. Evet şiirler kaç sevgiliye ezbere söylenmiştir kim bilir? Şarkı sözleri de ezberi kolaylaştırmış bence.

Ben okuduğum kitaplardan etkilenen biriyim. Ne yazık ki ezberim yok. Bu nedenle cümleyi ya da dizeyi olduğu gibi yazmam ve söylemem olanağı yok. Yazarken alıntılayacaksam kitabı çıkarıp yazmam gerekiyor. Yazıya başlamadan önce epigraf yer alabilir. Bu alıntı hangi yazara ait olduğu da belirtilir. Yazacağımız yazına esin olan bir cümle ya da dize olabilir bu. Birçok kitapta buna rastlarız. Bazen de metin içinde herkes tarafından bilinen bir cümle alıntılanabilir ve tırnak içinde verilebilir. Örnek olarak Sait Faik aklıma geldi. Çünkü ben de yazılarımda kullandım. Bu bir tür yazarı anma, saygı göstermedir. “Bir insanı sevmekle başlar her şey.” “Yazmasam deli olacaktım.” Bu bize Shakespeare’i anımsatacaktır. Nazım’dan bir dize; Gülten Akın’dan “Kestim kara saçlarımı,” demek bir hikâye de demektir aynı zamanda. Şiirin yalnızca bu dizesini düşünerek yazılabilir. Bu bir alıntıdır, hikâyemizin başlığı olabilir. Her kadının yaşadığı bir hikâye olabilir bu. Şimdi ben de kendi yaşantımdan bir kesiti anımsadım. Bu anımsamamı kurgularsam al sana öykü. Bir çeşit sohbet etmektir okur yazar, yazar yazar konuşmaları. Laf lafı, öykü öyküyü doğurur.

Alıntılar kaynak ve sayfa gösterilerek, kitap tanıtım ve inceleme yazılarında yer alır. Kendimiz için tuttuğumuz okur defterimize de güzel cümleleri yazarız. Çoğu zaman da kitabımız alınan notlarla ve altı çizilen cümlelerle daha güzelleşir, çoğalır. Neyse ki ezberim yok. Nereden aldığımı unutur kendime ait sanırdım. Kendi yazdığımı bile tekrar edemem ben. Bir zamanlar yazar olmak isteyenlere şöyle denirmiş, beğendiğin kitabı oturup, deftere baştan sona yaz.

İnternette balıkçılar arsında geçen bir sohbette karşılaştığım cümle çok hoşuma gitti. Hatta şu anda bile aklımda. “Olta mı balığa yoksa balık mı oltaya…” Ezberleyememişim. Sanırım “gelecek” olacaktı. Anımsamıyorum. Ben de bu cümleyi kitabımda bir karaktere söylettim. Aynı dili konuşuyorsak ortak olan cümlelerimiz de olacaktır. Beğendiğimiz alıntıladığımız yalnızca cümleler değildir. Düşünceler de bize ait değildir. “Ben çocukların okuması için anne babasının da okuması ve çocuğa örnek olması gerektiğini düşünüyorum.” Bu düşünce elbette bana ait değil. Bir yazar, bir eleştirmen yıllar önce yazmıştır ve biz de bunu kendi aramızda kullana gelirken kendimize ait olduğunu düşünmüşüzdür. Benim söylediğim birçok şey düşünce, cümle, kelime tamamen bana ait değildir ve buna da olanak yok. Halk arasında yer alan deyimler, atasözleri, kelimeler örneğin. Alıntılıyor, öykülerimizi zenginleştiriyoruz. En büyük usta Salah Birsel olmalı. Onlarca kelime kazandırmış dağarcığımıza. Yaşar Kemal. Halk ağzını araştıran incelemeciler.

Ben öykü ya da roman okurken sıralanan yazarlar listesini okumak istemiyorum örneğin. Neden bu yazarların adları ve kitapları yer alıyor? Bana ne anlatıyor? Okumadan bilmem olanaksız. Okusam anlama yaklaşmam yine olanaksız. Okuduğum eserin, bir başka bölümünden etkilenip sohbet etmeyeceğim ne malum. Don Kişot bana çocukluğumda okuduğum Karlar Kraliçesi’ni anımsattı. Bunu anlatabilmem olanaksız. Anlatsam da inandırıcı olamayacağım kesin. Benim kurduğum bağlantıyı bir başkasının kurması olanaksız. Eserlerin büyüklüğü de buna dayanıyor bence.

Şimdi ben bu yazdıklarımı düşününce “benim düşüncelerim bunlar,” diyebilir miyim? Sanırım diyemem. Bir harmanlama bu. Her ne kadar istisnalar kaideyi bozmazsa da ben okuyan ve masaların, sehpaların üzerinde kitaplar olduğu halde çocuklarıma okumayı öğretemedim. Bu nedenle de genel düşünceye katılmıyorum. Bu öznel ve bana ait çünkü deneyimledim.

Yazmadan önce okumam şart. Okumazsam yazamıyorum. Eğer okumuyorsam nedeni, yazmak öyle öncelik alıyor ki, unutmadan yazmam gerekiyor, okumaya zaman ayıramıyorum. Etkilenmek güzeldir. Yazılmamış hiçbir şey kalmamıştır. Okudukça kendi deneyimlerimizin biricikliğini keşfederiz ve yazarız ya da anlatırız. Okumak bu nedenle gerekli. Bu da benim deneyimlerimden. Okuduklarımdan öğrendiğim ve günlük yaşamıma kattığım durumlar.

Çocuklar için yazdığım iki kitap iki yazardan etkilendim ve yazdım: Sait Faik’in Son Kuşları adını verdim birine. Orhan Veli’nin Dalgacı Mahmut’u da diğer kitabım. Bir anlamda eserleri, yetmiş yıl öncesini  bugünle buluşturdum. Adalar’ı anlattım. İstanbul’u anlattım iki yazarın İstanbul öyküleri ve şiirleriyle.  İki kitabım daha var, on yazar ve on şairin İstanbul’unun bugünün öyküsüyle anlattım. Onların başlıkları benim de öykülerimin başlıkları oldu. Onlardan etkilendim ama okumasaydım da bu başlıkları ben de bilmeden kullanabilirdim. Bence yazarın görevi düşüncelerinin nerelere kadar uzandığını bilmesi.

Sırada şu var; etkilendiğim iki yetişkin kitabı, kendi kalemimden çocuklara yazmak. Bu uyarlama olmayacak. Bakalım nasıl olacak. Yazmaya zaman ayırabilsem. Yazmak okumak kadar heyecanlı olmalı. Okumak şu anda önde gidiyor.

Alıntılamak güzeldir. Ezberinin olmaması güzeldir. Yazmak da bu nedenle daha da güzeldir. Anlamlıdır.

Kitapları anımsamak güzeldir. Yazacak çok şey var ama bugün de bitti.

Paylaştıkça zenginleşiriz. Paylaşmak için yazar konuşur anlatırız. Hamlet şöyle der, olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu. Aklımda kalan konuşma dilinde kullandığım bu cümle şöyle çevrilmiş aslında, “Var olmak ya da yok olmak,” elinde tuttuğu kafatasını mezardan çıkınca eline alır ve bu cümleyi söyler. Nasıl da değişime uğrar, güncelleşir, zamandaşlanır.

Birlikte okumak, paylaşmak da önemli. Çocuklara okur yolculuğumu anlatırken bir şey söyledim ve birden sessizlik oldu. Okurken gözlerimin önünde karakterlerin canlandıklarını söyledim. Bunu daha önce yazmıştım. Belki de bu bana özgüdür; çocukluğumda kazandığım bir zenginlik. Bunu da Hamlet’i okurken fark ettim.

Yaşadıklarımız ortak. İçimizde her şey var. Kukla, kurban, intikamcı, hain, yoksul, zalim… Okudukça bu gölgelerimizle karşılaşıyor ve arınıyoruz. Herkesin içinde var ve okudukça bunu öğreniyoruz. Moby Dick benim için milat oldu. Don Kişot beni Karlar Kraliçe’sini ve masalları, çocukluğumu bugüne taşıdığımı anımsattı. Sıra Shakespeare’de.

 

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*