GÜNLÜKLER -112-

GÜNLÜKLER -112-

16 Şubat 2019

Kadının bir öyküsü vardı. Erkeğin bir öyküsü vardı. Herkesin… Herkes kendi öyküsüne çekmeye çalışıyordu diğerini. Bir yer edinmek. Birbirlerinin öykülerinde doğru yerde bulunabilmek.

Bir zamanlar herkesin öyküsü anlatılsaydı yani zamanında anlatılsaydı ve sahip çıkabilselerdi öykülerine birlikte sonsuz öyküler çıkabilirdi.

Erkek kadını anlattı, kendi hayatını yaşayabilmek için. Nasıl bir kadın?

Kadın erkeği anlatamadı. Sadece mücadele vardı. Geçiniz, dediği hikâyeleri anlattı. Yıllarca, yıllarca. Yüzyıllar süren mücadele kadının hayatı boyunca yeniden yazıldı.

*

Kadınlar aralarındaki konuşmaları yazmıyorlar. Konuşur gibi değil de düşler gibi yazmak, sadece düş kurmak. Gözler sağ üst tarafa kayar, kaçtıkça sola kaçar gibi sağa kaydırır. Kolay mı, kabul etmek yenilgiyi? Nasıl da yenilmişti ama? Ne kadar çok üzülmüştü? Hiç tanımamış olmasına şaşırmış. Oyundan başka bir şey değil. Kaç bakalım, nereye kadar kaçacaksan.

*

Bir romanın ardından yine okur yolculuğum başladı. Nesnel yaklaşmam olanaksız. Bu konuda eğitim almadım. Fakat edebiyatın, kendi dünyamızın öykülerini tamamlamamıza nasıl  yardımcı olduğunu anlatmak önemli olmalı. Bu da doğal olarak öznel bir anlatım olacaktır. Nesnel anlatımları eleştirmenlerin görevi. Onların yardımlarıyla kendi öykümüzü anlamlı tamamlamak ve düşünmek de biz okurlara kalıyor.

Aylak Adam, Yusuf Atılgan’ın romanını yeni bitirdim. Roman hakkında yazmayacağım elbette. Okur yolculuğu olabilir ancak. Kadınların sistem içinde yer almalarını, ben şöyle anlatabilirim; ben inanıyordum, her şeye rağmen birlikte değişebileceğimize. Elbette bu sadece ütopya, yazıya bile dökemediğim. Sistemin eleştirisi kadın ve erkek üzerinden yapılırken, sonlara doğru yapılan açıklama benim için çok başka bir yerde yer almasına neden oldu.  C.’nin çocukluğu bir yerde bana Freud’un bireyin psikolojisiyle açıklamama neden oldu. Çocukluk yıllarının izlerini taşıyormuş gibi. Öldürülemeyen bir baba, sevilen anne yerine geçen bir teyze. Teyzeyi de babayla paylaşmak istememe. İnanıyorum ki C. aradığını bulacak. Aradığı kadını bulmak demeyeyim de birlikte var olabilecekleri bir ilişkiyi kurabilecek kadını bulabilecek. Kadın için de geçerli bu. Bir şekilde modernliğin çıkmazlarından kurtulabilecekler. Gelişimlerini sürdürecekler. Değişim, değişim, değişim…

Romanlarımızı düşündüm. Bu kitabı daha önce okumuş ve bazı cümlelerin altını çizmişim. Altını çizdiğim cümleleri ne düşünerek çizmişim anlayamadım. Gerçi erkeklerin düşüncesini açıkladığı için çizmiş olabileceğimi düşünmeden de edemedim.

Bugün başladığım kitap da şiir incelemeleri üzerine yazılan yazılar. Kadının şiirlerdeki yeri. Şiirler üzerine yazmam olanaksız. Sadece bir öykü oluşturmama yardımcı olacağını umuyorum. Bu roman ve öykülerdeki gibi okur yolculuğu olmayacak. Belki de kendi şiirsel duygularım olacaktır. Bilmiyorum. Okur yolculuğumu düşündüm. Günümüzde eleştirinin olmayışına dikkat çekiyordu. Nesnel yaklaşımların olmayışı. Ben de öznel yaklaşıyorum ama bunu yapmamdaki neden cümlelerin altını çizmek yerine, o cümlelerle kendi öykümü yaratabilmek. Nesnel yaklaşımlar sunan eleştiri yazılarının da öykülerimi düzeltmemde yardımcı olacağı inancını taşıyorum.

Kafka’nın Dönüşüm’ünü okuduktan sonra kendimi böcek gibi hissetmedim. İçeride yaşayan diğer insanlardı böceğe dönüşen. Yıllar sonra bir eleştiri yazısında –kitapta- okuyunca yanılmadığımı görünce sevinmiştim, yanlış yorumlamadığım için yani. Yanlış yorum aslında farklı yorum demeliyim, nasıl kafa bulmakla yorumlanıyor. İşte eleştiri yazılarının ne denli önemli olduğu ortada.

Kadınlar daha çok erkekleri anlattıklarında her şey daha hızlı değişecek. Buna inanıyorum. Daha çok şiddette yönelik ve olumsuz davranışlar anlatıldığından olsa gerek kimse dikkate almıyor. Hayatın çok içinden ve gerçek. Erkeklerin yarattıkları kadınlar da erkekler de ne yazık ki hayatın içinden değil, çok güzel bir dünya yaratılıyor. Acaba kadınlar şiddet uygulasaydı romanlarda nasıl erkekler yaratılırdı romanlarda öykülerde?  Acaba kadınlar argo konuşsaydı ne yazılacaktı? Acaba kadınlar erkeklerle aynı siyasi ortamda omuz omuza olmasaydı da ayrı ayrı ortamlarda mücadele verselerdi?.. Acaba kadınların korkuları erkeklerin de korkuları olsaydı; şiddet, tecavüz, taciz… Bugün yazdıkları gibi yazabilirler miydi? Bugün sosyal medyada paylaşılan bir yazıyı okudum; tacize uğrayan kadınların anlattıklarını. Tacizi yaşamamış kadın var mı, diye yazmış bir kadın. Var mı? Bunu da mı sorulacaklar arasına koymalıyım?

*

Bugün okuduklarım arasında Çelik Gülersoy’un kitapları da vardı. İstanbul kitapları. Beyoğlu’nda Gezerken kitabında, Abanoz Sokağı bölümde yazdıkları beni etkiledi. Yazarın “Ülkenin, parası olmayan genç kızlarının, etlerini dakika hesabı ile kiralamaları olayını, devletin organize etmesindeki acılığı.” cümlesi acıydı gerçekten. İstanbul üzerine okudukça yeni şeyler öğreniyorum. Yeni olmayan şeyler. Değişmeyenler. İstanbul’un göçlerle değişmesini anlıyorum da çözümler üretilmeyişine şaşıyorum. İnsanlar yalnızca ülke içinde değil kentlerde de artık birlik içinde yaşayamıyor. Mahallelerde, ev içlerinde…

Bugün yine aynı şeyi öğrendim, tarihi bilmediğim sürece tarih tekerrür edecek.

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*